Kemalist Sosyalistler Birliği (KSB)
  Marksizmin Eleştirisi
 

Marksizmin Eleştirisi
 
Marksizm, toplum içinde sınıflar arasında doğan çelişkilerin toplum düzenini yeniden biçimlendireceği temel iddiasından yola çıkmaktadır. Toplum içinde sınıflar arasında doğan şiddetli çelişkilerin düşünce akımları üstünde etki yaratarak topluma çıkış yolu bulacak çözümleri doğurması olağan ve gözlemlenebilir bir durumdur.
 
Ancak marksizmin sınıflar arasında oluşan çelişkilerin çözümünü sadece toplumsal olarak en çok haksızlığa uğrayan sınıfsal tabakalara yüklemesi, gerçeklikten bir kopuşu da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla toplumda az eğitim görmüş, toplumsal görgüsü eksik, kültürel, sosyal ve bilimsel açıdan geri kalmış sınıfsal tabakaların çok üst düzey yeni bir toplumsal yapının, sosyalizmin kurucusu olarak görevlendirilmesi sosyalizmin kuruluşu yönündeki çabalara büyük zarar getirmektedir. Marks, sosyalizmin kuruluşunun işçi sınıfıyla olanaklı olduğunu formüle ederek sosyalizmin sadece işçilerin çoğaldığı toplumlarda daha olanaklı olduğu, işçilerin az olduğu ya da azaldığı toplumlarda ise sosyalizmin kurulmasının zorlaştığı gibi çarpık bilinçlenmelerin de önünü açmıştır.
 
Halbuki sosyalizmi, insanlığın evrimiyle birlikte evrimleşen bir yönetim biçimi, insan bilincinin gelişmiş bir ürünü ve insanlığın vicdanı olarak ele almak ve toplumların geliştikçe sosyalizme daha yakınlaştığı somut gerçekliğini düşünmek varken marksizm, insanların sınıfsal kimliklerine göre düşünce oluşturdukları tezinden hareketle özellikle işçilerin sosyalist olacağı tezini ortaya koymuştur. Ancak işçilerin toplumun geri kalmış sınıfsal tabakaları olarak sosyalizme en zor ikna olan ve en çabuk vazgeçebilen bir sınıf olduğu, marksist teorinin işçi sınıfı dogması sayesinde hep gözardı edilmiştir.
 
Halbuki sosyalizme en kolay kazanılan sınıfsal tabakalar, eğitime ve bilgiye ulaşabilme olanağı bulabilmiş olan, sosyal görgüden payını almış, işleyen toplumsal düzen içindeki çelişkileri ve haksızlıkları gören hatta bu haksızlıklara zaman zaman kendisi de uğrayan orta sınıf tabakalardır. Bu orta sınıf tabakalar, eğitim ve bilgiye ulaşabilecek kadar maddi olanaklar bulabilen ancak hiçbir zaman özledikleri yaşam düzeyine ulaşamayan her zaman geleceklerini garantiye alma çabasında olmaya devam eden tabakalardır da diyebiliriz.
 
Bugüne kadar marksist örgütler, sosyalist bir düzen kurabilmek için örgütlemesi en zor sınıfı örgütleme çabası içine girmiş ve örgütledikleri işçileri teorilerinin de bir gereği olarak el üstünde tutmuştur. Kendini birçok yönden geliştirememiş bu insanlara, örgütlenmede en üst düzey görevler vererek örgütlerinin gelişmesinin önündeki en büyük engelleri yine kendileri koymuşlardır.
 
Marksist düşünce, her sınıfa bir ideoloji dağıtma görevini kendine vererek işçi sınıfına sosyalizm, burjuva sınıfına ulusalcılık, feodal sınıflara da din düşüncelerini yapıştırmıştır. 17. yüzyıl Fransa'sının sınıfsal yapısına bir ölçüde uyan bu tanımlamalar, üstünden 200 yıldan fazla süre geçmesine rağmen hep aynı şekilde aynı sınıflara dağıtılmıştır. Bugün "üçüncü dünya ülkelerinin ne burjuva sınıfları milliyetçidir, ne feodal sınıfları dincidir, ne de işçi sınıfları sosyalisttir" denebilir. Sadece üçüncü dünyada da değil, tüm dünyada işçi sınıfından en çok dinci ve milliyetçi çıkmakta iken en az sosyalist çıkmaktadır. Marksistler, hep işçi sınıfına dışardan bilinç götürmek gereğinden söz etmektedir. Eğer işçi sınıfı doğasında sosyalist düşünceyi taşıyorsa, neden hep işçi sınıfına dışardan sosyalist bilinç götürmek zorunda kalınıyor? Mesela neden gerçek hayatta işçi sınıfından insanlar, "bizde çok sosyalist bilinç var bu bilinci dışardan küçük burjuva tabakalara da götürelim" diye birşey konuşmuyorlar?
 
Marksistlerin düşünceleri işçi sınıfına çok takılı kaldığı için, mevcut sosyalist uygulamaların temelinin devletleştirme politikaları olduğunu unutarak, kemalizmin sosyalizm olmadığını söylemektedirler. Neden böyle söylemektedirler? Bunun birkaç sebebi var. Kemalizm kendini işçi sınıfıyla tanımlamamıştır. İkincisi kemalizm milliyetçidir. Ama marksizm, milliyetçiliği burjuva sınıfına maletmiştir. Marksizme göre, milliyetçiliği savunmak otomatik olarak sosyalizmin dışına düşmektir. Ancak üçüncü dünyada sosyalist devletler hep milliyetçilik temelinde doğmuştur. Bu gerçeğe rağmen milliyetçilik, Marks zamanında burjuva sınıfına maledilmiş olduğu için yeni gelişen somut gerçeklik marksist dogmayı değiştirememiştir.
 
Japonya'da burjuva sınıfının feodalizmin egemen sınıfının içinden çıkması, dolayısıyla mevcut ideolojik yapının devrimci bir şekilde değişmemesi ve geleneksel yapının ve dinsel inanışların toplum üzerindeki egemenliğinin etkili kalması gerçeği, burjuva sınıfının varlığının din düşüncesinin egemenliğini kıracak bir etken olmadığı sonucunu da doğurmaktadır. Japon toplumunda dinsel ve geleneksel yaşamda bir gevşeme varsa bunun dünyaya açılmanın, insanlığın düşünsel evriminin sonuçları olduğu düşünülmelidir. Japon örneği de göstermiştir ki, burjuva sınıfıyla feodal egemen sınıf her koşulda birbiriyle çelişkiye düşmemektedir.
 
Ve yine İran'da çok gelişmiş bir burjuva sınıfı olmasına rağmen dinciler iktidarı ele geçirmiştir. Bu islamcı devrimi, dinci olduğu için feodal egemen sınıfların devrimi olarak sınıflandırmak veya kralı devirdiği için burjuva devrimi olarak sınıflandırmak doğru değildir. İran islam devrimi, marksizmin sınıflandıramayacağı bir örnek olarak ortaya çıkmıştır.
 
  Bugün 2 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!  
  Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol